Öteki Türkiye
KONUŞAN TÜRKİYE!

KONUŞAN TÜRKİYE!

6 Eylül 2015 Pazar, 23:48 TERS LALE

BAŞLARKEN…   

Son yıllarda ağızlarda ve hatta resmi makamlarda hep bir söz var: “Konuşan Türkiye”  diye…

İki kelimeden oluşan bu söz, zaman içerisinde:

Ne anlama gelir?

Toplumsal algısı nedir?

Patolojik bir davranış mıdır?

Gibi soruları da beraberinde getirdi.

“Konuşan Türkiye” başlıklı yazıyı yazmaya niyetlendiğimde öncelikli olarak aklımda, “çok konuşan Türkiye” gibi bir konu üzerinden gider ve neyle karşılaşırım diye düşünürken; bu söze patolojik bir davranış olarak bakılmasında fayda olacağına kanaat getirdim. Ne de olsa www.otekiturkiye.org sitesinin “ters lale” bölümünde bir şeye eleştirel bakma özelliği yer almaktayken “Konuşan Türkiye’’nin artık eleştirel bir hal alması beklenir.

Ancak böyle bir yazı, “şikâyet, şikâyet hep şikâyet biraz da çözüm üret” gibi bir düşünceyi de zihnimin derinliklerinde saklandığını hissettirdi. Bu yüzden, “Konuşan Türkiye’yi” anlamak için Türklerin konuşma refleksine tarih içerisinde dün, bugün ve yarın olarak bakmak gereklidir.

DÜN…

Türkler, İslam öncesi dönemde avcı - yarı göçebe özellikleri taşıyan hareketli bir yaşam tarzı sürmekle birlikte; bu tarz, onların bir anlamda millilik yanı olmuştur.  Göçebe kültür; “Türk’ün” sanat anlayışında, doğayla olan ilişkisinde, hayata ve komşularına bakışında, mimarisinde ve dilinde en önemli belirleyici olmuştur. Benliğinin en mükemmel ifadesi olan dil ise, Türk’ün bir anlamda sosyal hayatı olacaktır. Göçebe Türk, sagu, sav, destan, koşuk gibi tarzlarla mekânla ilişkili en güçlü sosyal ve kurumsal davranışları sergilemiştir. Ancak bunun yanında ilk kez MS 8. yy’ da ortay çıkan Orhun Kitabelerinde Türklerin kâğıtla olmasa da taş üzerindeki yazı örneklerine rastlanmıştır. Uygurlar ise kendinden önceki Türk tarihsel gelişimi dışında yazıyı daha fazla gündelik hayatına alacaktı.

Türk’ün zamanın ve coğrafyanın haklı bir gerekçesi olarak kendini sözlü ifade etmesi, onun ileri ki bir dönemde özümseyerek ve artı bir değer katarak kabul edeceği yeni bir din ya da kültür karşısında koruma anlamına gelmiştir. Zira öncelikle Türklerin İslamiyet’le tanışması, onların yerleşik hayata geçişini ya da sosyolojik anlamda kentleşmesini hızlandırmıştır. Bu aynı zamanda Türkler de okul eğitimi demekti. Medrese eğitiminin de Arapça olması Türklerde ciddi anlamda kültürün dualist yanını ortaya çıkaracaktır.

Türklerin İslâmiyet’le tanıştığı yüzyıllarda siyasal bir çeşitlilik yaşanmış ve Türkler, imparatorluk karakterini güçlü bir şekilde farklı coğrafya ve etnisiteyle yaşamışlardır. Özellikle Büyük Selçuklularda, devletin hem İran merkezli kurulması ve İslamiyet’in kurumsal anlamda İran üzerinden benimsenmesi, Farsçanın Türk uygarlığında divan ve devlet dili olarak ortaya çıkması anlamına geliyordu. Selçuklu devletinin Fars kültürüyle özellikle de diliyle olan bu yakınlığı, Türkmenlerin ya da en genel anlamda etnik Türk’ün yönetimle bağının zayıflamasının hatta devletin yıkılmasında da etkili olacak Oğuz isyanlarının habercisi anlamına gelmekteydi.

Türk, sarayın divan edebiyatıyla olan ilişkisine karşı daha çok Horasan Aleviliği’ne dayanacak ve bu yeni inancın sözlü özelliklerini yeni fethedeceği Anadolu’da yaşatmaya çalışacaktır. Özellikle bu dönemde Anadolu’ya doğru yoğunlaşan Türk göçlerinin sürekli olması, dil ve sözün Türklerde farklı dillerle etkileşime rağmen canlı kalmasının en önemli belirleyicilerinden olmuştur.

Türk, yeni vatan olarak doğduğu Anadolu da dilini ya da sözünü en iyi anlamda Karamanoğlu Mehmet Bey’in: "Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahı her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye / Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bergâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dilde söz söylemesin” ifadesiyle yaşatma şansı bulmuştur.

Osmanlı Devletinde ise Türkün sözünü ya da daha kurumsal anlamda avam dilini halk arasında bırakmış, havas arasında ağdalı bir Türkçe hâkim olmuştur.

Bu olaylar, halkın ortak bir dil de buluşup konuşulamaması, idarelere ya da devletlere karşı sessiz kalmasına, kendini ifade edememesine ve en sonunda tarihin yazdığı ya da yazmadığı, yargılandığı ya da yargılanmadığı, haklı ya da haksız gördüğü nice isyanlarına bir gerekçesi olmuştur.

BUGÜN VE YARIN…      

Bugün ya da 90 yıllık yeni siyasi devletimizde söz, biraz daha halkın kendi diliyle tezahür etmeye yaklaşmıştı. Ancak dil eylemsel olarak konuşuldukça gelişir ve yazıyla kurumsal yapıya kavuşur. Ancak Osmanlı’dan kalan az gelişmişlik, üretimde olduğu gibi dil, söz ve düşüncenin de fakir kalması demekti.

Bir yandan az gelişmişlik seviyesinde ki yeni Türkiye’de, Takrir-i Sükûn’un, Sıkı Yönetimlerin, TCK’nın, DGM’lerin, 82 Anayasası’ nın, YÖK’ün, ÖYM’nin ilgili kararları bu uzun dönem içerisinde düşüncenin, ifadenin ve konuşmanın zaman zaman suç sayılması anlamına; halkın alışkanlıklarını yani söz kültürünü tarihsel bir birikimle lokâl alanlarda hapsetmesine neden olmuştur.

Bir yandan da dilin yazıya yeterli yansımaması bilimsel üretimi de engellemiş; ifade ve düşünce özgürlüğü gibi evrensel kavramlar gerçek anlamının dışında bir algı yaratmıştır. Günümüzde çeşitli platformlarda bir kısım aydınlarımızın güdümlü ideolojilerle yaklaşması da demokrasinin en haklı yanı olan “konuşma özgürlüğü ve kültürü” kavramlarından bile “bir halt” anlamadığımız durumları ortaya çıkarmıştır.

Aslında bu iş sadece bazı aydınların(ki sayısını okuyuculara bırakmakta fayda var) sorunu değil herhangi bir işin erbabı olması gereken herkesin de bir sorunudur. Günümüzde görsel, ya da yazılı medyada herhangi bir konu üzerinde saatlerce konuşulmasına rağmen halen dünün aynı hatalarının yaşanmasının, aslında bu işte “ben de bir şeyler biliyorum” un patolojik halleri vardır.

Bu kadar konuşmalara rağmen teşhis ve tedavide başarı sağlanamamasındaki temel etkenin; toplumun, kendisini ifade etmede iletişim unsurunun bir özgürlük eylemi olarak görülmesine rağmen bir dil sorunuyla karşılaştıklarının farkına varamamış olmalarıdır. Bu yüzden kavramlar ancak “bilmek egemen olmaktır” sözüyle ortak bir değer ya da en mükemmel haliyle bir uygarlık oluşturur. Belki bu yüzdendir ki Türk – İslam uygarlığının kitlesel anlamda sözlü kültürün etkisi altında kalması, düşünceyi yazıya yeterince işleyememesi, Farabi, Mevlana, Yesevi ve Yunus gibi değerlerin felsefeci kavramının altında kalmasına neden olmuştur.

Bir zaman sonra Türk - İslam uygarlığının tefekkür dünyasının dışında evrensel anlamda felsefi bir akımı harekete geçirmesi zorunlu bir ihtiyaç olacaktır. Aslında bu, hem kendi sorunlarımızın daha elverişli bir ortamda çözülmesine katkı sağlayacak hem de hümanizmanın patentini almış Batı dünyasının günümüzdeki deli çığırtkanlığına en güzel sakinleştirici bir ilaç olacaktır.

SONUÇ OLARAK…

Türkiye, azının konuştuğu, çoğunun dinlediği ve aslında lafla peynir gemisinin bayağı bir mesafe kat ettiği, yazmanın ya da okumanın adamlıkla ölçüldüğü ve zor olduğu bir ülke. Bu yüzden “Konuşan Türkiye” genel anlamda halkın siyasal bir davranışı ve yapabildiği en demokratik hakkı olarak ifade edilmektedir. Ancak konuşmanın bilgi ve dil anlam eksikliğinden dolayı konuşma kültürü negatif bir tartışma algısı oluşturmuştur. Doğal olarak tartışma kültürünün yoksunluğundan ve soruna ya da çözüme odaklanamamaktan dolayı kavga ya da şiddet fanatiği olmuş gidiyoruz. İdeolojik tutumlarımızın, kendimizi ifade eden ideolojik kanaat önderlerini(aydınlarını) yaratmaktan uzak kalmaması; hukukçusundan öğretmenine, siyasetçisinden bilim adamına, askerinden siviline kadar birbirini daha derin ötekileştiren toplum yaratmıştır.

Peki bu kadar konuşmak kime ne fayda sağlar? Sorusu ise aşağıdaki ifadede cevap buluyor:

Resmi rakamlarda Türkiye Ses trafiği bakımından da kişi başı 269 dakika ile Avrupa`nın en fazla konuşan ülkesinin olduğu ifade edilmişti. 269 dakika gibi bir zamanın telefona harcanması başka bir işimizin de olmadığını ya da başka bir işte iş tutturmamamızın gerekçesi. Bu da gösteriyor ki kazanan kapitalizm. Ha bir de işin sağlık boyutu var sanırım o da başka bir anlam ifade ediyordur.

dusunce@otekiturkiye.org

Paylaş
KONUŞAN TÜRKİYE!
6 Eylül 2015 Pazar

Son yıllarda ağızlarda ve hatta resmi makamlarda hep bir söz var: `Konuşan Türkiye` diye…

Kimsecikler
6 Eylül 2015 Pazar

Kimsecikler, ya da onlar her aile de olması beklenen kişilerdir aslında. İsimleri, yaşları ya da renkleri farklı olsa da bu başlık gibi masumdur aslında... Kimsecikler, ne bir lise ne de bir üniversite öğrencisidir. Arada kalmanın yalnızlığıdır...