Öteki Türkiye
Türk Demokrasi Tarihinde Öç Alan Sendromu ... SELÇUK TOGAL

Türk Demokrasi Tarihinde Öç Alan Sendromu ... SELÇUK TOGAL

6 Eylül 2015 Pazar, 23:52 SİYASET

BAŞLARKEN

Siyaset kavramı, genel anlamda devletin ve onun kurumlarının pratik hayata müdahale yeteneği sağlamak, devlet işleyiş yapısını belirlemek gibi bir algı ağırlığına sahiptir. Oysa 18. Yüzyılda ki Batı siyasetinin bir dönemeci olan 1787 Amerikan Anayasasıyla devlet erkinin sınırlandığı, kişi ya da daha genel anlamda ihmal edilmiş özellik olan insanın evrensel değerlerini de ortaya çıkarmıştır. Batı demokrasisi (etnosentrik bakış dışında ) siyasal modernleşmesini yaşarken anayasalar içerisinde temel insan hakları değerlerini koruyucu yasal düzenlemelere sahip olmuş ve modern siyasal hayatını demokrasi paralelinde olgun seviyeye ulaştırmıştır.

Türkiye’de zayıf olan demokrasi kısaca toplum mühendisleri tarafından şekillendirilmiştir. Ayrıca Türk demokrasi tarihi ve siyasal hayatında devletin değişmesi ya da devlet erkinin -erklerinin- etkinleştirilmesi amacıyla anayasal hareketlenmeler yaşamıştır. Bu nedenle toplumsal değişimlerin ya da ihtiyaçların insan iradesinin üstünde bir güçle kırılgan ve kesintili bir yapıya sahip olması, devlet erkini kullanan değişkenlerin güç kullanımı esnasında karşı da yer alan “öteki” ya da “ötekiler” üzerinde rövanşist davranışlara neden olmuştur. Darbenin dahi demokrasi adına yapıldığı ve alkışlandığı ülkemizde siyasal kurumlarımız ve onların taraftarı vatandaşlarımız, öznesi insan olmayan yeni bir siyasal hayat tarzıyla öç alma algısını güçlendirmiştir. Hatta bu davranışlar, Fransız Devrimi’nin başrol oyuncuları olan Robespierre ve Danton’u hatırlatır hale gelmiştir.

 
TARİHSEL ARKA PLAN


Türk tarihinde temel devlet felsefesi başta “kut” anlayışıyla ilahi bir özellik kazanmış; kutsanmış hükümdar, silahlı güce dayalı boy beyleriyle birlikte devlet erkini kullanmıştır. Kendini dönemi içerisinde pragmatik bir değer kazanan “aşkın devlet” ve “seçkinci militarist bürokrasi”, toplum bilimci Geert Hofstede’nin aralarında Türk toplumunun da yer aldığı Doğu uygarlıklarına dair “biz” kavramının etkin olduğu değerlendirmesiyle töreyi yani adaleti halk adına sağlamakla görevli sayılmıştır.

İslamiyet öncesi Türk tarihinden (Büyük Hun İmparatorluğu) itibaren başlayan bu egemenlik anlayışı ve paylaşımı İslamiyet sonrası özellikle Büyük Selçuklularda bazı farklılıklarla devam etmiştir. Nitekim “kut” halifeden alınan “menşur” ile halk gözünde daha meşruiyet kazandırmış; ikta toprakları, sınırlı yetkiye dayanan “emir’ül ümeralık” tarzında bölgesel yönetimlerle kısmi olarak paylaştırılmıştır.

Osmanlı Devleti de, kendinden önceki Türk devlet anlayışını benzer ve ayrışan özelliklerle devam ettirmiştir. Teorik olarak merkeziyetçi, pratik olarak toplumsal yapıyı bağımlı bir adem-i merkeziyetçi idareyle kontrol altında tutmuştur. Osmanlı Devletindeki bu idare genel anlamda 17. Yüzyıl’da ıslahat ihtiyacına kadar devam etmiş; bu yüzyıldan sonra ortaya çıkan kurumsal bozulmalar giderek merkezin ya da padişahın etkinliğini daraltır hale gelmiştir.

MODERN SİYASETE DOĞRU

Osmanlı Devleti’nde Kanun-i Esasi ya da Meşrutiyet dönemleriyle ortaya çıkan modern Osmanlı siyasetinin yaklaşık bir yüzyıl öncesinde, Fransız İhtilali nin ortaya çıkardığı tehlikeye karşı III. Selim ve II. Mahmut döneminde “düşük yoğunluklu inkılâp” adımlarıyla ilk kez korumacı -baba- devlette değişim algısı farklılık yarattı. Bu algı, şüphesiz ki tarihsel anlamda bir sürecin doğal seyri olmayıp öncesiz bir zamanda ortaya çıkmıştır. Bu sürecin başlangıcı sayılan ve 18. yüzyıl sonlarında evrensel gelişen milliyetçilik savaşları, 19. Yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı gündemini esir almış; Batının müdahalesi dağılma korkusunu beraberinde getirmiştir. Tam da bu noktada, Osmanlı siyasal hayatı dışsal etkilere dayalı ve öncesi olmayan bir demokrasi kavramıyla ilintili bir sürece girmiştir. Hazırlıksız yakalanılan demokrasi kavramı, Osmanlı siyasal kültüründe vücut bulmaya çalışırken mekânsal ve tarihsel etkiler, olduğu gibi “DEMOKRASİ “ kavramına muğlâk bir bakış yüklemiştir.

 

Öznesi insan olmayan demokrasi hayatımızdaki sorunlar kaotik bakışla birlikte giderek güçlenmeye başlayan bürokrasi ya da padişah dışındaki devlet tarafından çözümlenmek istenecektir. Ayrıca 19. yüzyıl Osmanlısında Avrupa’yı görmüş çeviri aydınları, zaman zaman Osmanlı bürokrasisiyle işbirliğiyle Hegel’in sivil toplum ve demokrasinin gelişmesinin devlet dışında gelişeceği düşüncesine aykırı olarak Jön Türk hareketi adıyla demokrasiyi inşa sürecine girmiştir.

Bu dönemde kutsanmış bir monarşinin varlığı, bireysel ve toplumsal eylemlerin yetersizliği, demokrasi kavramının halk tabanında zayıf kalması anlamına gelmiştir. Demokrasinin ya da koruyucu açılım politikalarının dinsel eşitliği de öngörmesi, Osmanlı toplumlarının birbirine bakışında negatif etki yaratmış; siyasal ve toplumsal dönüşümlerde aynı etkilere bağlı olarak geri kalmıştır.

Ancak bu dönemde Osmanlı Devletinde İl Genel Meclislerinin kurulması, Avrupa’da gerçekleşen 1848 İhtilalleri’nin etkisi ile halkın bölgesel yönetimlere kısmi katılımı, yine Hegel’i haklı çıkaran siyasal bir gelişmeydi. Yoğunlaşan dışsal reformlara rağmen toplumsal dengenin tam olarak kurulamaması, milliyetçi isyanların devam etmesi ve Batı devletlerinin Devlet-i Aliyyeyi’nin itibarını sarsıcı baskıları, Jön Türklerin neşriyat yoluyla Osmanlı’da toplumsal alana inme ihtiyacını doğurmuştur. Buna rağmen onlar, demokrasiye ideal olarak bakarken yaşadıkları halk kavramını ya da reel demokrasiyi görememenin sancılarını sonraki İttihatçı aydınlara bırakacaklardır.

Düşük yoğunluklu gerçekleşen demokratikleşme ya da sivilleşme, Osmanlı Türkiyesinde gerçek anlamda Kanun-i Esasiye ile ortaya çıksa da beraberinde yaşanan Meşruti yönetim ve anayasa II. Abdülhamit’in baskıcı idaresiyle son bulmuştur. İşin bu noktasından sonra otuz yıllık tekrar monarşik yönetime geçilmiş ve bu süre içerisinde demokrasi, Çırağan Vakası örneği gibi yer altı faaliyeti ve cuntalaşma içerisinde gerçekleşmesine meyil vermiştir.

II. Abdülhamit’e ve onun idaresine muhalif olarak doğan İttihat Terakki hareketi, farklı anasırların oluşturduğu komitacı gruplarla Türk demokrasisinin öncü adımlarından sayılan meşruti idareyi yeniden sağlamış olmasına rağmen, yaşanan “Sopalı Seçimler” ve “Bâb-ı Âli Baskını” demokrasimizin yeni Türkiye’ye sakat mirası ve pozitivist siyaset yöntemi olarak devredilmiştir. Bu durum demokrasinin unsurları olan anayasa, parlamento seçim ve siyasal parti niteliğine az ya da çok sahip; ancak siyasal eşitlik ve sivil toplum gibi niteliklerden yoksun özellikleri ortaya çıkaracaktır.

DEMOKRASİMİZİN BUGÜNÜ YA DA SONUÇ YERİNE

Türk demokrasisi ve Türk siyaseti arasındaki karşılıklılık esasına dayalı ilişkiler ve benzerlikler iç içe geçerek zaman zaman birbirinin yerine kullanılmıştır. Kavramlardan biri yanlış örneklemlerle ifade edildiğinde de toplumsal hafızamızda bu kavramlar zafiyet göstermiştir. “Düşman” ya da en sempatik(!) ifadeyle “öteki” kavramı modern siyasal hayatımızda halk arasında lokal bir alanda birilerini yaftalamayla meşgul olur hale gelirken tam bu noktada devlet, elit ve bürokrasi (sivil ya da askeri), hiyerarşisi arasında iktidar olma ve iktidarı belirleme şeklini [darbe dönemleri hariç] siyaset kurumuyla ilişkilendirerek demokraside güç kapma yarışını(!) hızlandırmışlardır.

Görünürde “demokrasinin amilleri” olan devlet, elit, bürokrasi ve en genel algıyla siyaset kurumu karar alma ve “modernleştirme” sürecinde doğrudan müdahaleci olmalarıyla ortaya çıkan kavga, Türk demokrasi kültüründe ve onun en zayıf halkası olan halk tarafında birbirlerine karşı bir arada yaşama kültürü kazandırması yerine “düşman” algısını dahi yaratmıştır. Hatta Amerikan toplumsal yapısıyla özdeş olarak “düşman eşittir devlet” algısı da temel tehlikeler arasında yer almaktadır. Bu da karmaşık organizasyonla özdeşleşen bürokrasi kurumunun zafiyeti olarak Türkiye’nin demokrasi vizyonunda yeni gerilimlere bir işaret olacaktır.

Ve halk, kendisiyle özdeşleşmesi gereken demokrasi iktidarında hep birinci olmayı kaçırırken akılda kalan tek mağrur ve müphem soru ise:

“Kim bu iktidar” olmuştur.

dusunce@otekiturkiye.org

Paylaş
KONUŞAN TÜRKİYE!
6 Eylül 2015 Pazar

Son yıllarda ağızlarda ve hatta resmi makamlarda hep bir söz var: `Konuşan Türkiye` diye…

Kimsecikler
6 Eylül 2015 Pazar

Kimsecikler, ya da onlar her aile de olması beklenen kişilerdir aslında. İsimleri, yaşları ya da renkleri farklı olsa da bu başlık gibi masumdur aslında... Kimsecikler, ne bir lise ne de bir üniversite öğrencisidir. Arada kalmanın yalnızlığıdır...