Öteki Türkiye
Terör

Terör

6 Eylül 2015 Pazar, 23:53 NE NEDİR

BU YAZI TİMUÇİN ŞAHİN TARAFINDAN YAZILMIŞTIR.

Latince terrere’den gelen terör sözcüğünün, korkutmak, dehşete düşürmek, korkutup kaçırmak caydırmak gibi anlamları vardır. Günümüzde de bütün bunların başına “siyasi bir amaç için” yapılıyor olmak eklenmiştir. Bunlar, yani siyasi bir amaç taşımak ile korku salma, dehşete düşürme bir eylemi terör eylemi yapan iki temel özelliktir. Siyasi yanı var olan iktidarı devirmeyi, bir iktidarın yurttaşlarını mevcut düzene “bağlamayı” amaçlamasıdır.

Terörün kişisel ve yahut grupsal anlamda ilk kullanıldığı alanın Hasan Sabbah kontrolünde ki Haşşaşiler olması pek mümkündür. Dönemi için tıpkı günümüzde ki gibi (ne ironidir ama) cennet ve hüri vaadiyle kandırılan militanlar tarafından dönemin yönetici ve bürokratları sindirilmiş terörün o korku dolu yüzü ortaya çıkmıştır.

Terör siyasi bir amaç için, örgütlü bir biçimde, birbirlerine kaygı yatırıp isteklerini kabul ettirmek ya da birbirlerini cezalandırmak için geçekleştiren bir eylem biçimi olarak tanımlandığında, bu biçimiyle terörün ilk kez devlet eliyle gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olmaz. “Özgürlük, eşitlik, kardeşlik” savsözüyle özetlenebilecek 1789 Fransız Devrimi, “karşıdevrimci” girişimlerle karşılaşır. Jakobenlerin iktidara geldiği 1793 yılında bu “ karşıdevrimci” girişimler cezalandırmak amacıyla Devrim Mahkemeleri’ni kurar. Fransız Devrimi’nde bu tarihle, 13 Mart 1793 tarihiyle 27 Temmuz 1794 tarihleri arasındaki döneme “terör dönemi” adı verilir. Erdemi, yani yurt ile yasa sevgisinden başka bir şey olmayan kamusal erdemi koruma, üstün kılmak için teröre başvurmak kaçınılmazdır. Bu dönemde Robespierre ile Saint-Just  gibi devrimcilerin çevresinde odaklaşan teröre, halkın devrime bağlanmasını sağlamak için çıkar yol olarak başvurulmuştur. Robespierre, Fransız Devrimi’nin savsözünde dile getirilenlerin korunmasını teröre dayandığını söyle dile getirir: Devrim sırasında halk hükümeti erdem ile teröre dayanmalıdır. Erdem yoksa terör kıyıcıdır, terör yoksa da erdem güçsüzdür. Terör sert bir adalettir.

Bundan çıkan sonuç, terörün kaynağının erdem olduğu… Demokrasi ilkesinin bir sonucu olduğudur. Zorunda kaldıkları için başvurduklarını söyledikleri terörün, zorbaca yönetimlerin de dayanağı olduğu görüşüne Jakobenlerin yanıtı hazırdır: bu ikisi arasındaki benzerlik yalnızca görünüştedir. Robespierre’e göre güç sadece suçu korumak için yoktur; güç , “özgürlüğün zorbalığı” suçsuzlukla erdemli yurttaşları korumak için de vardır. Devlet terörü söz konusu olduğunda da, yine bir iktidarın devrilmesi amaçlanabildiği gibi (A.B.D ‘nin Nikaragua’da Sandinist hükümete karşı Kontralar desteklemesi), bir ülkenin başka bir ülkeyi  -hem de terörü desteklediği gerekçesiyle cezalandırması (yine A.B.D’NİN 1986 yılında Libya’yı bombalanması),kendisine yönelebilecek tehdidi yok etme (1981 yılında İsrail’in Bağdat’ın hemen dışındaki Tuvaynta’da ki nükleer santralı bombalanması) gerekçesi de ileri sürülebilir.

Terörün birbirine karşıt iki yönetim biçiminin başvurduğu bir yol olması “terör”ün bugün de taşıdığı çifte anlamlılığının kaynağı gibi görünmektedir.”Kılıç aynı olsa da kullanım amacı başkadır. Bir yandan terörü adaleti, demokrasiyi yani erdem ile halkın mutluluğunu sağlamanın ilkesi haline getirdiklerini söyleyen devrimciler vardır, öte yandan da zorbalar. Kullanım amacının başkalığı “haklı gerekçesi” olarak sunulmaktadır. Oysa iki karşıt yönetim aynı biçimde düşünerek terör uygulanmaktadır: terör baskı yaratıp sindirmenin en etkili yoludur. Bugün de gerek devlete karşı gerçekleştirilen terörün gerekse devletlerin uyguladığı terörün ardındaki düşünce budur. Özellikle de devlet terörü, terörü baskı yaratıp sindirmenin en etkili yöntemi olduğu düşüncesinin en açık kanıtı olarak görülebilir.

Terörizm çalışmalarının devlet terörizmini de içermesi gerektiği, bu alt türünün konu dışı bırakılmasının baskıcı hükümetlerin uygulamalarını örtbas etmekle aynı anlama geldiği çeşitli çevrelerde savunula gelmiştir. Bu tür eleştiriler genellikle Sovyetler Birliği, Küba ve Libya’dan gelmektedir, fakat aynı minvalde görüş ileri süren Batılı yazarlar da vardır. Bu görüşlerin altında yatan sayıtlılar siyasal niteliklerdir. “Washington’un dünyanın siyasal cinayet ve işkence merkezi olduğu iddia edildiğinde, açıktır ki, terörizm konusundaki bilimsel araştırmalara bir katkı sunulmuş olmamaktadır. Fakat mevcut çerçevenin içine devlet terörizminin de dahil edilmesi yönündeki talep öyle her zaman siyasal güdülenmeden kaynaklanmamaktadır; CIA’nin de “rafine” bir terörizm kavramı oluşturmaya çalışırken devlet terörizmini işin içine katması ironik bir durumdur.

Bir terör ve şiddet felsefesi ya da belki de daha tam olarak dile getirilirse, bir terör ve şiddet ideolojisi ortaya koymanın en ayrıntılı ve sistematik çabası, Jaen-Paul Sartre’da görülür. Sartre önemlidir, çünkü oldukça açık bir biçimde şiddet konusunda aşırı bir pozisyon alır ve bunun hem birey, hem de toplum için yaratacağı sonuçları kararlı bir biçimde inceleme işine girişir. Sartre’ın her nasılsa temsilci bir kişi olduğunu farz etmek tehlikeli olacaktır. Sartre’ın hem çağdaş yeni-Marksçılar ve varoluş düşünürleri etkileme derecesini ve hem de onun tarafından biçimlendirilme ölçüsünü kestirmek zordur. Örneğin, hem Frankfurt Okulu hem de “durumcularla “ çok yakın benzerlikler olduğu muhakkaktır. Ne ki, burada entelektüel soy kütüğüyle çok fazla ilgilenmiyorum. Sartre şiddet ve terörün en aşırı entelektüel savunucusu olduğu kadar liberal değerler ve liberal devlet düşmanlarının önde gelen ve bu konuda en aşırı fikirler öne süren birisi olduğu için de önemlidir. Bu nedenle Sartre’ın fikirlerinin yakından incelemeye değer olması, sadece onun şiddet ve terör için etkili bir savunma vermesinden değil, hem de terörün, bırakın siyasal topluluğun baş belası olmasını, aslına bakılırsa, yegane yaşam kaynağı olduğu görüşüne felsefi bir saygınlık kazandırmaya çalışma cüreti göstermesindendir.

Sartre, şiddet ve terör hakkında baş kurumsal yapıtında kasvetli varoluşçuluk ve Markçı diyalektiğin öğelerini birleştirmeye çalışır. Sartre, liberalizmin insani iyimserliğine tamamen karşıt olan bir toplum öğretisi geliştirir. Sartre’a göre, tarihin gerçek itici gücü kıtlıktır: Her insan bir diğer insanın düşmanıdır,  çünkü her biri kıtlığa verilen mücadelede tehlikeli rakiptir. Sartre, bundan dolayı, kötülüğüm onmaz olduğunu ve etiğimizin temeline konması gerektiği ileri sürer. Sartre’ın kuramının içermelerinin farkına varmak önemlidir, çünkü onun etkisi, genellikle bayağılaştırılmış biçimlerde, liberal toplumlarda yetişmiş pek çok devrimci ve terörist ideolojilere sinmiştir.

Her kültür ya da toplum kendisini tanımlayabilmek için kendisi gibi olmayana ihtiyaç duyar ve “ötekini” inşa eder. Dışarıdakini ya da ötekini tanımlamak aslında kendimizi tanımlamamızın bir bileşenidir. Ötekini tanımlarken aslında kendimizi tanımlamış oluruz. Her toplum kendisini doğal toplum olarak görmeye ve kendisini normalliğin ölçütünün ne olduğu ya da nasıl ortaya çıktığı toplumlar ya da kültürler arasında farklılıklar gösterebilir. Ancak ortak noktaları şu ya da bu şekilde bir ‘normal’ kavramı ve ölçülerine sahip olmaları ve bu ölçüde uymayanları farklı, kendi gibi olmayan ya da kanıtlanabilir olandan, toplumun bütüncül yapısını bozucu bir tehdit olarak değerlendirildiğini durumlara kadar değişken bir sürekliliğe sahiptir. Önemli olan toplumun bütüncül yapısını korumak olduğu için ‘öteki’ yalnızca toplumun dışında değil, daha incelikli ve özenli bir ayıklama yoluyla içerde olanlar arasında da bulunur. Bu yüzden, yalnızca grubun dışındakiler değil, grubun içinde olanlar arasında da sapkın olarak (deviant) değerlendirilenler olabilir. Öteki, verili durum (status qua ) için bir tehdittir. Tehdit yalnızca fiziksel değildir; farklı olmasıdır asıl tehdit edici yapan. Özellikle Avrupalılar olmak üzere birçok toplum kendi dışındakini kirli, pis, hayvani, tehlikeli ve hain ama aptal, saldırgan, ana soylu, cinsel iştahı çok güçlü olarak tanımlama eğilimindedir. Ruh hastalığı bir “öteki” kurgusudur. Yabanının, norm dışı olanın, farklı olanın tanımlama biçimlerinden biridir. Bu tanımlama, ayıklama, ve iyileştirme süreci tıbbileştirme (medikalizasyon) olarak adlandırılmaktadır.

Paylaş
KONUŞAN TÜRKİYE!
6 Eylül 2015 Pazar

Son yıllarda ağızlarda ve hatta resmi makamlarda hep bir söz var: `Konuşan Türkiye` diye…

Kimsecikler
6 Eylül 2015 Pazar

Kimsecikler, ya da onlar her aile de olması beklenen kişilerdir aslında. İsimleri, yaşları ya da renkleri farklı olsa da bu başlık gibi masumdur aslında... Kimsecikler, ne bir lise ne de bir üniversite öğrencisidir. Arada kalmanın yalnızlığıdır...