Öteki Türkiye
Bahar mı? Savruk Devrim mi? Orta Doğu'da Post Kolonyal Savaşlar ... SELÇUK TOGAL

Bahar mı? Savruk Devrim mi? Orta Doğu'da Post Kolonyal Savaşlar ... SELÇUK TOGAL

6 Eylül 2015 Pazar, 23:58 KÜRESEL BAKIŞ

“Arap Baharı” ya da “Arap Devrimi”, devrimlerin öncelikli basamağı olan aydınlanma gibi ülküsel bir itici güçten -dinamizmden- yoksun; bölgede uygulanan kronik reel yanlışlıklar üzerine bir toplumsal hareketlenme olarak gerçekleşti. 

Ancak uygun bir tanımsal kategoriye koyamadığımız ve zamanın ruhuna “zeitgeist” bakarak gerçekleşen bu olaylara nasıl bakmalı?

Esasen “Arap Baharı” gibi bir kavramın öncelikle Batının oryantalist bakış açısını yansıttığını belirtmekte fayda vardır. Latincede, “vox populi vox dei - halkın sesi hakkın sesidir” ifadesini temel alarak Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yaşanan olaylara oryantalist bakış dışında bölgeye özgü savruk bir “Arap Devrimi” adını vermek en azından bölge halkına verilen en önemli destek;  geleceğe dair en saygın yaklaşım olacaktır. 

Öyle ki etnik, dinsel mezhepsel ve birçok alanda farklılıkları barındıran bölgede milyonlarca insanın ortak adımlar atması, isyanların gerçekleştiği bazı ülkelerde siyasal ve sivil toplum bilincinin zayıf olmasına rağmen kronikleşmiş baskıcı devlet örgütlenmesinin yıkılması güçlü bir halk eyleminin varlığına da işarettir. Ancak bazı ülkelerde yaşanan iç savaşlar ve beraberinde ortaya çıkan ölümler Arap dünyasında haklı ya da haksız kan üzerinden siyasal örgütlenmenin de yüksek olduğunu gösteren riskler taşımaktadır.

Olayların hak ettiği şekilde algılanması için; insan, insan hakları, isyan, devrim, devlet, terörizm ve meşruiyet kavramlarının birbirleriyle olan ilişkileri, paradigmaları temel yaklaşım noktaları olmalıdır.

Çünkü, antik zamandan modern zamana kadar “meşruiyet” kavramına farklı bakışlar yüklenmiş olsa da temel nokta; “egemen” ya da “egemenlik” ifadesi olmuştur. Meşruiyet, Arapçada “şer-an” caiz olan, şeriata uygun; Latincede, “legitimus” hukuk kuralı, kanun gibi anlamlarla ifade edilmiştir. Ancak hukuk kurallarının ya da meşruiyetin en ideali ise; toplumsal isteğin(rıza), sözleşmeye ve sözleşmenin kurumsal bir mekanizmayla denetlenmesine uygun devlet modelin oluşturulmasından geçmektedir. Genel anlamda Arap coğrafyasında yönetim egemenliği; çöl demokrasisi (etnosentrik ve pozitivist bakış dışında) olarak bilinen lokal kabile reisliği, monarşi, meşruti monarşi, cumhuriyet ve baskıcı otoriter rejimlerle kullanılmıştır. Bu durum, bölge yönetimlerinde Thomas Hobbes’in monarşiyi ideal bir yönetim olarak göstermesi ve Klemens Von Metternich’in, “devletlerin, hanedanların meşruluğu üzerine kurulduğu; aksi takdirde anarşi olacağı” fikrini hâkim kılan bir meşru anlayışın yansımaları olsa gerek. O halde mevcut kanunlar önünde “Arap Baharı” isyan tanımlamasından yola çıkılırsa bir suç eylemini ifade etmektedir.

Bu aşkıncı devlet anlayışına rağmen bölgedeki olaylar, toplumsal “rıza” direncinde beklenilen “anaç” ya da “baba” devlet algısının zayıflamasını ve böylece bölge iktidarların meşruiyetine köklü bir muhalefetin nirengi noktası olmuştur. Bu noktaya kadar halkın isyanın bir meşru zeminde olduğunu ifade etmek doğru bir yaklaşım olmalıdır. İsyanlar, insanların en birincil hakkı olan yaşamlarını ölümle sonlandırması ve gelecekte kurulacak yeni düzende yeni bir toplumsal yapıyı oluşturmasıyla hukuksallaşacaktır.

Ancak bu yazı için böyle bir başlık, siyasal literatürümüzde yeni yer bulan “Arap Baharı” kavramına tarihsel metodolojinin neden - sonuç ilişki sürecini henüz tam olarak gerçekleştirmemesinden dolayı muğlak bakışlara ve insanoğlunun şüpheci yaklaşımının sonucu olarak histerik komplo söylemlerine sebep olmaktadır. 

Ve bu başlık, Soğuk Savaş döneminden kalma ve Batı emperyalizmine karşı kısır direnç gösteren İslami ya da sol tandanslı fikir algısından ibaretmiş gibi görünüyor. Özellikle Balkanlar ve Kafkasya da yaşanan (iç dinamiklerin dışında) “Renkli Devrimler” 2006 Filistin seçimlerinde Hamas’ın meşru bir seçimi kazanmasına rağmen ABD ve İsrail baskısıyla iktidar olamaması ve Orta Doğu merkezli  “BOP” düşüncesi komplocu algıyı güçlendiren sebepler arasındadır. 

Peki bu süreç  nasıl yol aldı? Diye başlayan bir soruya:

Arap dünyasındaki sosyal hareketlenmelerin felsefesini daha akıllıca anlamak için bölgenin 100 yıllık kaotik kronolojisini, iç ve dış dinamikleriyle özetleyerek cevap vermekte fayda vardır.

Devrim, Andrei Tarkovsky’in söylediği “Modern insanın büyüklüğü karşı çıkışında yatar. Bir kelime etmekten aciz, tepkisiz bir kalabalığın önünde kendini canlı canlı ateşe atan…” Muhammed Buazzi adlı seyyar satıcının 2010 sonlarında Tunus’ta her türlü istikrarsızlığı protesto etmek amacıyla kendisini yakmasıyla alevlenmişti. Sıradan bir vakıa olma ihtimali yüksek iken sosyal medya üzerinden bu olay, siyasal literatürümüzde yer alan “Kelebek Etkisi” ve “Domino Teorisi” ile Kuzey Afrika ve Orta Doğu halklarının, Sykes-Picot ve Camp David düzeninden, baskıcı monarşilere ve totaliter rejimlere, yer altı ve yer üstü zenginliklerine rağmen artan yoksulluğa karşı kitlesel isyanlarına neden olmuştur. Kimi ülkelerde şiddetli bir devlet terörüyle birlikte iç savaşlarla yüzyıllık istikrarsızlıkları sürdürme eğilimi yaratmıştır. Ancak neticede farklı sonuçlar ortaya çıksa da devrimlerin temel iki öznesi,  insan ve devlet ilişkisi artık yerel de Arap halklarında genelde ise tüm dünyada yeni ya da olması gereken bir siyaset algısı ve meşruiyetine sahip değerlere gebe kalmıştır. 

• Osmanlı Barışı (Pax Ottomana) döneminde Kudüs, dinlerin kadim dostluğuna uygun olarak barışın 1516 -1917 Mısır seferlerinden yaklaşık olarak 20. Yüzyıl başlarına kadar bölge dinsel ve ırksal birlikteliğin sahnesi olmuştur. Ancak  “Sanayi Devrimi” sonrası artan hammadde ve pazar ihtiyacı, Kuzey Afrika’da Cezayir, Tunus ve Trablusgarp’ın ve 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Mısır’ın elden çıkmasına sebep olacaktır. Orta Doğu, Sykes- Picot Antlaşmasıyla simetrik ve suni bir taksimata uğramış, Mc Mahon Antlaşmasıyla Panislamizm’den koparılmış, Balfour Deklarasyonuyla Anglo - Siyonist çıkarcılığına terk edilmiş ve San Remo Konferansıyla vesayet altına alınarak 100 yıllık istikrarsızlığın temeli olmuştur.

• Milli güç unsurlarının negatifliliği, Arap ülkeleri arasında bazı farklılıklar olsa da milli güç unsurlarının bazı temel dinamikleriyle ilgili bir değerlendirme yapmak gerekirse:

- Siyasi güç olarak Arap dünyası I. Dünya savaşına bağlı mandacı zihniyetten bağımsızlıklarını çeşitli aile ve askeri gruplar önderliğinde kazanmışlardır. Ancak yaklaşık son elli yıl içerisinde yine aynı elitler tarafından Batı’nın etki alanına girmiştir. (Örneğin Arap ulusal sosyalizminde karizmatik bir lider olan Nasır ve halefi Enver Sedat zamanlarında Batıyla restleşme yaşanmasına rağmen özellikle ABD merkezli Batı dünyasıyla askeri antlaşmalar yapılmıştır) Ayrıca monarşik yapıdan, demokratik olamayan cumhuriyetlere, aile esaslarına dayalı aşiret yönetimlerden, sivil toplum kavramına, kadınların siyasal ya da toplumsal alanda ki durumlarından terörizmin etkinliğine kadar uluslararası alanda negatif görünüm sergilemektedir.

- Askeri güç olarak, Arap dünyasını Orta Doğu kavramıyla eş tutarsak bölge dünyanın çatışmacı ve buna bağlı olarak dünya ortalamasının üzerinde silahlanan bölgelerinden birisidir. Bölgenin son yüzyıllık seyrine bakıldığında; vesayetçi devletlere karşı bağımsızlık hareketleri, İsrail’in kurulması, Soğuk Savaş ve 11 Eylül sonrası bölgedeki silahlanma yarışının en dinamik gerekçeleri olmuştur.

Silahlanmanın temel argümanı ise realist bakışla “güvenlik” algısı olmuştur. Gücün “çıkar” ve  “saygınlık” getirisi var ise hem iç politikada hem de dış politikada meşruiyetin artmasını sağlar. Ancak 1967’deki “Altı Gün Savaşları” Arap coğrafyasındaki devletlere, Usame Bin Laden’in öldürülmesi ise bölgedeki gerilla tipi silahlı gruplara negatif bir bakış yüklemiştir. 

- Ekonomik güç olarak, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da ekonomik sorunlar ve sosyal politikaların iflası gerçekleşen sosyal hareketlenmelerin temel gerekçesidir. Bölge temel de enerji kaynakları (petrol, doğalgaz), kısmen turizm ve finans yapılanmasına dayalı küresel bir bakışa sahiptir. Özellikle petrole dayalı ihracat ülke gelirlerinin en önemli kalemi sayılmaktadır. Katar, BAE ve Kuveyt ülkeler endüstrileşmiş bir kapitalizm yapısıyla GSMH’leri birçok Avrupa ülkesinden iyi durumdadır. Ancak genel olarak birçok Arap ülke kaynaklarının daha çok elit aile ve siyasi, askeri bürokrasi merkezli kullanılarak milli gelire yansıtılmaması, ülke kaynaklarından yeterli istihdam yaratılamaması ve genç nüfusun dinamik yapısı artan işsizliğin en önemli etkenleri olmaktadır. Ayrıca demokrasi kavramının gelişmemesi, etnik ve bölgesel savaşlara, terörizm faaliyetlerine ve suç örgütlenmesine imkân tanımaktadır. Bu durum aşırı güvenlik harcamalarını da arttırmaktadır.

- Demografik güç olarak, Arap coğrafyası yaklaşık 300 – 350 milyonluk bir nüfus oranına sahiptir. Genç nüfusun ve doğurganlık oranın yüksek olması gelir durumu iyi ülkelerde ciddi bir avantaj sağlamaktadır. Ancak istihdamın yetersiz olmasıyla ortaya çıkan işsizlik, nitelikli eleman eğitimi, kadının toplumsal ve ekonomik alandaki yetersizliği son olarak Arap Baharı’nın da fitilini ateşlemiştir. Tedirginlik yaratan esas nokta ise bölgenin etnik, dinsel ya da mezhepsel çatışma kültürünü halen diri tutmasıdır. Özellikle Sünni çoğunluğun olduğu Suriye’de Arap Alevi’si olan Nusayir egemenliği ya da Şii nüfus yoğunluğunun olduğu Irak’ta Sünni iktidarın (Özellikle Saddam Hüseyin dönemi) varlığı iç savaşa dönük çatışmayı hızlandırmaktadır. Ayrıca Irak ve Filistinli mültecilerin yaratmış olduğu göçmenlik olgusu yeni bir entegre ulusçuluğa da gebe…

- Coğrafi güç olarak, Orta Doğu’nun son yüzyıl içersinde yaşamış olduğu kaotik yapının temel belirleyicisi şüphesiz ki sahip olduğu yer altı ve yer üstü zenginlikleridir. Bölge ülkeler içerisinde bu zenginlikleri işleyen devletler buna bağlı olarak yeni katma değerler ortaya çıkarmaktadır. Ancak “enerji hakimiyet teorisi”, sanayileşmiş ülkelerle birlikte çok uluslu şirketlerin av sahası olarak gördükleri bu coğrafyayı daha uzun bir süre daha kontrol altında tutacaklardır. Süper güç ABD, Soğuk Savaş sonrası yeni bir düşman olarak yarattığı İslami terörle(!) asimetrik mücadele ederken nemalandırdığı kuruluş ve ülkeler sayesinde silah ve enerji sektörünü beslemekte, küresel rakip gördüğü düşmanlarını kendine bağlı bırakma eğiliminde ve en önemlisi “abi devlet“ algısını da güçlü tutarak av sahalarının meşruiyetini diri tutmuştur.

Sonuç yerine birkaç söz;

Dış dinamiklerin ya da motivasyonların ötesinde Orta Doğu’da yaşanan olayları bir de kendi devinimi içerisinde değerlendirmek, evrensel bir demokrasi için en sağlıklı yaklaşım olacaktır. Bu nedenle konunun daha insani değerlendirilmesi için savruk “Arap Devrimi” kavramına liberal bir gözle yaklaşılması zorunlu görünmektedir. Özellikle Tunus’ta başlayan olaylarda Batı dünyası ve ABD önce bekleme kararı almıştır. Fransa’nın Tunus Hükümetine yardım yaparken olayların seyrine göre desteğini halk hareketine doğru çevirmesi, Suriye örneğinde olduğu gibi Rusya, Çin, ABD, Batı ve Türkiye gibi ülkelerde ancak isyanlar sonrası kâğıtların karılması ve birlikte Yemen örneğinde olduğu gibi halk hareketlenmelerinin yarım bırakılması olayların daha çok iç dinamiklere bağlı olduğunu göstermektedir. 

Ve bu yaşananlar, binlerce akademik yorumlamalarla “gelecek” şekillendirilmesine gidilecektir. Olaylar sonrası dengelerde yeni arayışların ve kavgaların yaşanmasında ciddi etki oluşturacaktır. Gelecek yıllarda modernleşen Arap dünyası, “İslamofobik” yaklaşım ürünü olan “terörizm” merkezli olmaktan çıkarak Batı’nın, Doğu algısına karşı küresel bir zafer inşa edebilecektir.

dusunce@otekiturkiye.org

Paylaş
KONUŞAN TÜRKİYE!
6 Eylül 2015 Pazar

Son yıllarda ağızlarda ve hatta resmi makamlarda hep bir söz var: `Konuşan Türkiye` diye…

Kimsecikler
6 Eylül 2015 Pazar

Kimsecikler, ya da onlar her aile de olması beklenen kişilerdir aslında. İsimleri, yaşları ya da renkleri farklı olsa da bu başlık gibi masumdur aslında... Kimsecikler, ne bir lise ne de bir üniversite öğrencisidir. Arada kalmanın yalnızlığıdır...