Öteki Türkiye
Öte`gitleştirme

Öte`gitleştirme

6 Eylül 2015 Pazar, 23:42 SERBEST YAZILAR

BU YAZI TİMUÇİN ŞAHİN TARAFINDAN YAZILMIŞTIR.

Eğer ortada hiç siyah yoksa ya da bu rolü oynamak için sayıları yetersizse ‘beyaz zenci’ler icat edilebilir.

‘Öteki’nin kim olduğuna ilişkin birçok yorum getirilmiştir. Felsefeden psikolojiye, edebiyattan siyaset bilimine kadar birçok çalışma ‘öteki’nin kurgulanışı ve anlamı üstüne odaklanmıştır. En somut şekilde ‘biz’ olmayanın kişileştirilmesi olan ‘öteki’ birçok nitelendirmeyi de bünyesinde barındırır. Bu nitelendirmenin sonuçlarının incelenmesi sosyal bilimlerin her kolunun ilgi alanına girer. “Öteki” kavramı birçok kapının kilidini açacak sihirli bir anahtar işlevine sahiptir. Bu nedenle öteki algısını bilmek önemlidir, zira üretim ilişkilerinden milliyetçiliğe, toplumsal cinsiyetten psikolojiye kadar birçok çalışmanın yolu ötekinden geçer.

Bu çalışmada yapılacak olan ötekiyle ilgili temel, basit saptamaları ortaya koymak, ona iliştirilen özelliklerden bazılarını ele almak, “öteki”liği sürdüren yapı olarak üretim ilişkilerinin yapısının önemini vurgulamak ve bütün bunların öteki üzerindeki etkilerinin belirtmek ve ötekiliğin en uç yansıması olan ırkçılık üzerine değerlendirmeler yapmaktır. 

Belirtildiği üzere ‘öteki’lik birçok alanın çalışma konusu olduğundan bu çalışma çok genel bir analiz sunma ve bundan sonraki çalışmalara zemin hazırlama iddiasındadır.

ÖTEKİNİN ONTOLOJİK KONUMU

Burada ötekiye bakmak için önce öteki hakkında birkaç basit örnek vermek ve neyin neye göre öteki olduğuna bakmak gerekir. Biyolojide baskın ve çekinik genler vardır. Biz bunlardan söz ederken baskın genin ötekisi olarak çekinik geni gösteririz. Bu mantıksal bir tümelleme anlamında doğru görünebilir. Ancak bu noktada ötekiyi biz yaratmış oluruz. Gerçekten baskın genin ötekisi çekinik gen midir? Bu da ötekinin ontolojik konumu ile ilgili şu soruyu akla getirmelidir. Öteki bizim tarafımızdan mı yaratıldı yoksa gerçekten öteki var mıydı?

Bu sorunun yanıtını vermek için devingen olan ötekiyi sabitlemek gerekir. Bu da ötekinin bir çeşit kapitone noktası olduğunu gösterir. Bu durum bize ötekinin yerini –yani nerede durduğunu- sorgulama fırsatı verir.

ÖTEKİNİN YERİ

Öteki basit bir tanımlama ile bizim dışımızda görünmektedir. Aslında biz, hem ötekinin dışındayız hem de öteki bizim içimizdedir. Bu ikilem Schrödinger’in kedisinin ölü mü yoksa canlı mı olduğunu söylemek ile aynı noktada durmaktadır. Biz, bir başkasının ötekisi içinde yaşıyoruz. Eğer öteki söz edildiği gibi bizim dışımızdaki şeyse, biz Amerika’nın ötekisiyiz ve Türkiye’nin herhangi bir kenti de başka bir kentinin ötekisidir. Bu durumda biz ötekinin hem içindeyiz hem dışındayız hem de ötekinin ta kendisiyiz. Bu durumda öteki içimizdedir.

ÖTEKİNİN SINIRI

Ötekinin yerini belirlemeye çalıştıktan sonra öteki ile ilgili şu soruyu sormak gerekir. Ötekinin sınırı nedir ya da öteki sınırlı mıdır?

Bir “ben-sen-o” üçlemesinde, “ben” sınırsızdır. Bu durumda “sen” ve “o” sınırlandırılamaz. “Sen”i sabitlemek ise “ben” ve “o”yu yine sabitlemez ve kesinlikle ötekiyi “o” olarak tanımladığımızda, yapılacak en iyi şey, “ben ve sen”i aynı anda sabitleyerek “o”yu bulmaktır. “Ben” ve “sen” sabitken yine “bizim” için sınırsız sayıda “o” vardır. İki kişi olarak düşünürsek (ben ve sen), o bizim için “kalem, kitap, dergi, politika... vb.” olabilir. Yani öteki sınırsızdır.

Ötekinin sınırsızlığı, ötekiyi kaçınılmaz hatta ulaşılmaz yapmaktadır. Ötekiye bir sınır oymanın en iyi yolu ki bunun gerekliliği tartışılabilir- ötekiyi ideolojik bir konumda incelemektir.

ÖTEKİ KİMDİR? ÇEŞİTLİ YAKLAŞIMLAR

‘Biz’in ‘Öteki’yi insanlık tarihinin başından beri korkulacak en azından önlem alınması gerekilen bir şekilde tasarlamasının nedeni hakkında çeşitli görüşler mevcuttur. Örneğin Freud’un izini sürersek insanların kendi içlerindeki yabancıyı tanımaya çalışması ve esas kendi derinliklerinde ki çok da hoşlanmadığı ben’idir. Ona göre yabancı bizim içimizde yaşar ve her birimizdeki farklılık bilinci oluştuğunda yabancı ortaya çıkar, herkes kendini yabancı olarak değerlendirirse de kaybolur. Diğer yandan modern toplumda giderek artan yalnızlık ve bireyselliğe atıfla, herkesin öteki ve yabancı olduğu durumda ‘ötekinin genelleştiğini’ iddia eder ve bunun bir evrensellik temeli oluşturduğunu savunur. Gerek bireyden yola çıkış ve bireyin kendi içindeki yalnızlığına vurgusu önemlidir, ne var ki talihsiz bazıları için bu yalnızca içsel bir durum değildir ve bunu toplumsal yaşamın her anında hissederler.

Zygmunt Bauman bunu dost-düşman dikhotomisine atıfla analiz etmeye çalışır. Bauman’a göre; ‘dostlar ve düşmanlar vardır, bir de yabancılar vardır. Özellikle yapısalcı yaklaşıma göre kişilerin düşünceleri dil sistemindeki karşıtlıklar yoluyla şekillenir. Bu nedenle kişiler yeni karşılaşılan durumları dost-düşman, içerisi-dışarısı gibi karşıtlıklar yoluyla algılar. Ne var ki ‘öteki’yi ilk aşamada bu karşıtlıkların tekabül ettiği bir kategoriye sokmak güçtür. ‘Yabancı’ ya da ‘öteki’ kararsızlığın, muğlâklığın kişileşmesidir.

‘Modernite muğlâklığı yok etmeyi, anlamlandırma sorunlarını en aza indirmeyi ve böylece kesin olmayan olguları azaltmayı temel almaktadır. Modernitenin bu amacına uygun olarak ‘öteki’ bir kategori içine dahil edilir ve bu da ‘düşman’ kategorisi olur. Çünkü; ‘Hiçbir şey olmadıklarından, her şey olabilirler. Zıtlıkların düzenleyici gücüne bir son verirler. Zıtlıklar bilgilenmeyi ve eylemi olanaklı kılarlarken, kararsızlıklar çaresizliği hedef alırlar.’

Hem zıtlıkların ve kararsızlıkların yarattığı çaresizlikten hem de modern toplumun kesinliğe verdiği önemden dolayı ‘öteki’ düşman kategorisine yerleştirilir.

Görüldüğü gibi ‘öteki’likle ilgili tanımlamalar oldukça belirsizdir. Bu tanımlamalar ışığında yaratılan ‘öteki’liğin sonuçlarına ulaşmak zor olacağından ‘öteki’ye yakıştırılan özelliklerden sonuca ulaşmak daha anlamlıdır. Bu özelliklere ve onların somut yansımalarına bakıldığında ‘öteki’nin anlamı daha net şekilde ortaya çıkacaktır.

ÖTEKİ’NİN ÖZELLİKLERİ

‘Öteki’ netice itibariyle ‘biz’in kurgusundan ibaret olduğundan ‘öteki’ne yönelik tespit edilen özellikler de yine bu kurgunun ürünüdür. Ne var ki bu kurgu yumağının yarattığı sonuçlar ‘öteki’ tarafından toplumsal hayatın her aşamasında hissedilir hale gelince bu özellikler ‘öteki’nin üstüne yapışır.

DÜZEN BOZAN

Birçok siyaset teorisyenine, özellikle de Hobbes gibi toplum sözleşmecilerine göre insanın doğasından koparak ve bir takım özgürlüklerinden vazgeçerek siyasal toplumu oluşturmalarının tek amacı aksi takdirde gerçekleşmeyecek olan dirlik, düzenin sağlanmasıdır. Buradan yola çıkılarak denebilir ki toplumların oluşmasında düzen arayışı temel önemdedir. O toplumu oluşturan bireylerin hâlihazırda var olan düzenin devamı için de ‘facto’ rızaları olduğu kabul edilir. Var olan düzen bir consensus’un (oydaşma) eseridir ve koşullarda bir değişme olmadığı durumda düzen yani temel ihtiyaç da devam edecektir. Böylece iki temel bileşenden söz etmek mümkündür: düzeni oluşturan öğeler bütünü; yasalar, gelenekler, toplumsal normlar, kültür vs.., ayrıca bu öğeler bütününün devamına itirazı olmayan, onu temelden sarsacak girişimlerde bulunması riskini taşımayan ya da göreceli olarak az taşıyan bir kitle.

‘Biz’ açısından ‘öteki’yi tanımlayan en önemli özellik düzen bozma potansiyelidir. ‘Biz’ ne kadar istikrarsızlık getirmeyecek olan, düzenin yeniden üretimini sağlayan ve bu nedenle toplumun var oluş amacına uyansa ‘öteki’ de o kadar düzen bozma, istikrarsızlık getirme, düzenin işleyişini sağlayan gelenek, yasa, normların içini boşaltma potansiyeline sahip olandır, tehlikeli olandır.

‘Öteki’, ‘biz’in, yine ‘biz’in algılayışında, antitezi olma niteliğinden dolayı istikrarsızlık getiren, var olan düzeni bozandır.

‘BİZ’İ OLUŞTURAN OLARAK ‘ÖTEKİ’

Toplumdaki sorunların sebebini ‘öteki’ sayılan grubun üzerine atmak toplumun diğer unsurları için birleştirici bir unsur haline gelir. Dominique Schnapper’e göre; “Kendi zorluklarını başkasının üstüne atmak, bireylerin ve grupların iç çatışmalarını çözmeyi sağlayan bir savunma mekanizmasıdır. Dış düşmanın varlığının, bir grubun kaynaşmasına ne denli katkıda bulunduğu bilinir.”  Benzer bir yaklaşım Freud’dan gelir, ona göre; “kitlelerde kuvvetli bir dayanışma duygusunun oluşabilmesi için herhangi bir yabancı azınlık grubuna belli bir düşmanlık duyulması ve bu azınlığın sayısal zayıflığının, ona zulmetmeyi teşvik edece düzeyde olması gerekir.”  Dolayısıyla ‘biz’in birlik beraberlik içinde olmasını mümkün kılan toplumsal sorunların sorumlusu olarak işaretlenen bir gruptur, böylece ‘biz’ algısının oluşması ancak ‘öteki’nin kurgulanışıyla mümkün hale gelir.

‘Öteki’yi tanımlayan ‘biz’den uzaklığıyken ‘biz’i oluşturan da aynı zamanda ‘öteki’dir. ‘Öteki’nin mi ‘biz’i oluşturduğu yoksa tersinin mi geçerli olduğu tam anlamıyla belirgin değildir. Ne var ki Edward Said gibi bunu karşılıklı bir etkileşim şeklinde değerlendirmek uygundur. Doğu’nun batı tarafından türlü yollarla ötekileştirildiğini savunan Said’e göre şarkiyatçılık; Şark’la- Şark hakkında saptamalar yaparak, ona ilişkin görüşleri meşrulaştırarak, onu betimleyerek, öğreterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek uğraşan ortak kurum olarak, kısacası Şark’a egemen olmakta, Şark’ı yeniden yapılandırmakta, Şark üzerinde yetke kurmakta kullanılan bir batı biçemi olarak incelenebilir, çözümlenebilir

Dolayısıyla Şark’ın her ne kadar verili bir gerçekliği olsa da bunu ötekileştirerek şekillendiren Batı olmuştur. Said de Şarkiyatçılık’da Batı’nın Doğu’yu ötekileştirirken, aynı zamanda kendi kimliğini kurduğunu belirtir. Batı Doğu gibi olmayandır ve bu karşılıklılık hangisinin diğeri tarafından oluşturulduğunu bulanık hale getirir. Bu nedenle çeşitli durumlarda belirli bir taraf daha etkin olsa da ‘biz’ ve ‘öteki’nin yaratılması karşılıklı bir süreçtir.

HOMOJEN BİR KÜTLE OLARAK ‘ÖTEKİ’

‘Öteki’nin kendi içindeki çeşitliliği kesin bir şekilde reddedilir. Kurgulanan özellikler tüm gruba genellenir. Örneğin; Almanya’nın başkenti Berlin’deki Frei Üniversitesi rektörünün Türk çocuklarının geri zekâlı olduğuna dair açıklaması, önyargının en açık örneğidir. Rektör, bu açıklamayla tüm Türk çocuklarını tek bir olumsuz niteliğe indirgemiş, belirli bir Türk prototipinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. “Yabancılar ‘işgalciler’, ‘serseriler’, ‘esrar kaçakçıları’, ‘sokaktaki teröristler’, ‘garip alışkanlıklar’, ‘Müslüman fundamentalistler’, ‘sosyal refah devleti sömürücüleri’, ‘çalışma alışkanlıkları olmayanlar’ vs. gibi sıfatlarla tanıtıldılar.”

“Birey kendi önyargısını doğrulayan şeyi bir kenara ayırıp doğrulamayanı da dışlıyordu.” Yaratılan prototipe uygun görülen veriler kabul edilirken, ‘öteki’nin homojen bir kütle olmadığı, kendi içinde çeşitliliği olduğu ya da önyargıları doğrulamadığını gösteren tüm veriler reddedilir. Bu nedenle tüm kadınlar, tüm doğulular, tüm Müslümanlar, tüm siyahlar… gibi genellemelere çok sık rastlanır. Bu genellemeleri haklı çıkaracak her deneyim ya göz ardı ya da inkâr edilir. Öteki üzerine yapılan gerçekçi analizler, onu tanımaya yönelik çabalar onun çeşitliliğini, indirgenemezliğini meydana çıkartacaktır ki bu ötekileştirme kısırdöngüsünden kurtuluş için tek umuttur, ne var ki ‘biz’ bunun için çaba harcamaz ve hâlihazırda ‘öteki’ne yönelik kurulmuş, genelleştirilmiş klişelere rağbet eder.

ÖNYARGI

Önyargı yaratma süreci yukarıda belirtilen öteki’ne yönelik kurgulanan özelliklerin öteki’ne iliştirilmesi aşamasında oldukça önemlidir. Önyargı kişilerin kategorileştirmeye olan ihtiyaçlarından bağımsız değerlendirilemez. “Kategorileştirme bilinmezi bilinir kılarak bireyin gündelik yaşantıyı yönlendirmesini, nesneleri ve deneyimleri tanımasını sağlar.’’ Bu açıdan bakıldığında oldukça doğal bir süreç gibi görünmektedir. Ne var ki kategoriler değerlileştirme-değersizleştirme eğiliminde olup aşırı genelleştirmeye varınca önyargı içeren kategoriler kaçınılmaz olur. Bu aşamada birey kategorilere tabi hale gelir. “Böylelikle kategorileştirme süreci algıları genelleştirmeye, gruplar arasındaki ayrılıkları vurgulamaya ve üstü açık ya da kapalı olumlu ya da olumsuz değer yargıları atfetmeye yol açar.”

Tamamen kurgu olan önyargı söylemleri ‘öteki’nin ‘öteki’liğe mahkûm edilişinin anahtarıdır. Bu önyargı başlayana kadar ‘öteki’nin ayrıklığının yıkıcı bir etkisi yokken, önyargının başlamasıyla ve ‘öteki’nin düşmanlaşmasıyla geri döndürülemez yıkıcı dönüşüm başlar. ‘Öteki’ kurnazdır, medeni olmayandır, geriliğin temsili ve sebebidir, yaşanılan olumsuzluklardan ‘biz’ yerine sorumlu olandır, günah keçisidir. ‘Öteki’ kendine yakıştırılanı hiçbir zaman değiştiremez

artık, adı çıkandır.

ÖTEKİLİĞİ SÜRDÜREN YAPILAR

‘Öteki’nden çekinme durumu doğal mıdır yoksa yaratı mıdır? Kuşkusuz ki insan doğasında bilmediğine, tanımadığına karşı merakla birlikte gelen bir korku vardır. “Beklenmeyen bir durumla karşılaştığımızda hepimizde yeniden ortaya çıkma eğilimi gösteren ve kuşkusuz sağlam psikolojik temellere dayanan en klasik tavır, kendimizle özdeşleştirdiğimiz kültürel, yani ahlaksal, dinsel, toplumsal, estetik biçimlere uzak düşen biçimlerin açıkça yadsınmasından ibarettir.”

Bu nedenle önyargılar ve kategoriler bilinmeyene yönelik merak ve korku nedeniyle kaçınılmaz görünmekte, ne var ki bu merak insan doğasına göre işleseydi ‘öteki’nin olumlu yanları da ortaya çıkabilirdi. Clause Levi Strauss karşılıklı birbirini tanıma süreciyle kaygıların aşılıp kültürlerin zenginleşeceğini ortaya koymuştur. Strauss’a göre; “Bir kültür tek başına olduğu sürece asla üstün olamaz” yine bu doğrultuda “Bir insan topluluğunu yıkıp geçen ve doğasını bütünüyle gerçekleşmesini engelleyen tek bela ve tek sakatlık yalnız kalmaktır.”  Demek ki merak ve korkuyla başlayan süreç birçok defa birbirini tanıma ve kabulle devam edebilmiş ve bu sayede büyük medeniyetlerin temelleri atılmıştır.

Bu durumda, merakın doğal seyrini, yani, birbirini tanıma ve kabullenmeyi sekteye uğratan bir takım yapılardan söz etmek mümkündür. Bu yapıların olmadığı durumda, örneğin Alman toplumu kırk yıldır içinde olan Türk toplumunu tanıyıp, kabullenebilirdi, ne var ki bu doğal süreç milliyetçilik algısı ve var olan üretim ilişkilerinin üzerinden sekteye uğramıştır. Bu bağlamda, ırkçı milliyetçilik öteki-biz dikhotomisini (ikiliğini) yaratan en temel olguyken, Wallerstein’ın şu ifadesine referans verecek olursak; ‘öteki’liğin sınıfsal anlamda işlevselleştirildiği söylenebilir; ‘Eğer ortada hiç siyah yoksa ya da bu rolü oynamak için sayıları yetersizse ‘beyaz zenci’ler icat edilebilir. Üretim ilişkilerinin yeniden üretilebilmesi için bazı kişilerin toplumun kıyısında kalması gerekmektedir. Bu kıyıda kalma işlemi de grubun ‘ötekisi’ haline gelmesinin yeniden üretimiyle mümkündür.

Kapitalist üretimin sürekli askerlere ihtiyacı vardır. Geçmişte sömürgelerle, kölelerle sömürü sisteminin devamına yönelik karşılanan bu ihtiyaç günümüzde göçmenlerle, misafir işçilerle karşılanır. Bu doğrultuda Fransız düşünür J. P. Sartre; “Gelişmiş sanayi ülkeleri, yitirdikleri sömürgelerini, yabancı işçileri getirerek yeniden kazanırlar.”  diyerek ötekileşme olgusunun sistemin devamı için nesnesi değişse bile kendisinin devam ettiğini gösterir. Bu yaklaşıma göre ‘öteki’lerin ‘öteki’ olarak kalması kapitalist sömürü düzeninin sürmesi için temel önemdedir.  Etnik ve ırksal ayrımların, öncelikle kapitalist emek örgütlenmesinin ürünü olduğunu belirtir. Ona göre amaçlanan tehlikeli sınıfların ve sömürge halklarının ırklara ayırıp bölünmesidir. Bu bağlamda bu gruplara uygulanan ‘ötekileştirme’ süreci araçsaldır.

Benzer bir yaklaşım emek piyasasının parçalanması kuramıyla gelir. Bu kurama göre yüksek ücret alan ya da korunan işçilerle ucuz emekçiler ki bu gruba en yeni göçmenler, ırksal, etnik azınlıklar girer piyasa da rekabet halindedirler. Bu da emek piyasasında parçalanmasına neden olarak yüksek ücretli işçilerin ırkçı söylemlere rağbet etmesine neden olur.

Ucuz emekçiler yüksek emekçilere göre ötekileşirler. “Emek pazarı parçalandığı için emekçiler, çıkarlarının birbiriyle buluştuğunun bilincine varamazlar, kapitalistler de ucuz işgücünü bölerek ucuz emek gücüne ulaşırlar.”

ÖTEKİ’NİN TEPKİSİ

Bu önyargı, beraberinde bir kısır döngü de yaratır. Var olan önyargıya tepkisel olarak ötekileşen grup aşırı söylemlere rağbet ederek önyargının sağlamasını yapar hale gelir. Almanya’daki Türklerin suç oranlarının yüksekliğini ve uyum sorunlarını bu şekilde açıklamak mümkündür. Önyargılar nedeniyle, kendisini çoğunluk toplumuna ait hissetmeyen ve aynı zamanda köklerinden de kopan Türk topluluğu tepkisel şekilde polarize olur. Bu uçlaşmalar her seferinde çoğunluğun belirlediği ‘biz’in önyargı söylemlerine olan inancını tazeler. Böylelikle bu kırılamaz döngü grupların birbirlerini kabullenme süreçlerini tıkar.

Öteki’nin suç oranının yüksekliği, sorunluluğuna (?) yönelik birçok teori ortaya atılmıştır. Madrid Üniversitesi psikoloji profesörü Guillermo Quintanna gibi kişiler ötekinin zekâ seviyesinin düşüklüğü, ırksal geri kalmışlığı gibi nedenlerle öteki’nin önyargılara uygun davrandığını belirtirken (neticede bu kişiler için söz konusu olan önyargı değil doğru tespittir), bir takım başka teoriler de ortaya atılmıştır. Az önce sözü geçen kısır döngü Robert K. Merton’un yaratıcı kehanet (self fulfilling prophecy) olarak adlandırdığı sürece işaret eder. Bu süreçte “şu ya da bu toplumsal kategoriye kimi kusurların atfedilmesi, bu kategoride yer alan üyelerin bu gösterime uygun davranmasına yol açar.”  Bu nedenle önyargı söylemi ötekileşen grubu oluşturmaya başlar. Bu söylemle şekillenen grup da önyargının sağlamasını yapar hale gelir. Bu durumun ‘ötekileşen’ grup üstündeki etkilerini inceleyen sosyal psikologlar şöyle değerlendiriyor; “kurban, ona sürekli atfedilen değersizleştirici özellikleri içselleştiriyor ve ona dışarıdan sürekli dayatılan imgeye uygun davranıyordu.”  Bu nedenle de yukarıda da belirtildiği gibi tamamen kurgu olan ötekinin özellikleri gerçek hale geliyor. Her etkinin bir tepkisi olduğu gerçeğinden yola çıkınca ‘öteki’nin edilgen olması beklenemez. Kategorileşen, dışlanan, etiketlenen ‘öteki’ çok kimliklilikle hiç kimliklilik arasında gider gelir. Çok kimliklidir çünkü çoğunluğun benimsemesi için baskı kurduğu rolleri taşımaya çalışır, bu baskıya tepkisel olarak oluşturduğu yapısı vardır. Bunların yanı sıra, baskıdan önce de var olan geçmişinden gelen kimliği mevcuttur. Ne var ki ‘öteki’ aynı zamanda hiç kimliklidir; çünkü sayılan kimliklerin üçüne de gerçek anlamda ait hissetmez. Kökeninden kopmuş ya da koparılmıştır, eski bağını yitirmiştir, çoğunluğun sunduğunu benimseyemez, benimsese bile çoğunluk tarafından kaybettiği kökeni sürekli hatırlatılır, tepkisel olarak sarıldıkları ise yanılsamadan ibarettir, özü değildir. ‘Öteki’ kaybolmuştur bir yerde.

ASİMİLASYON-ENTEGRASYON

‘Öteki’ne karşı olumsuz, düşmanca sayılacak bu tavrı değerlendirdikten sonra ona karşı alınan önlemlere geçmek gerekir. Asimilasyon çabası yüzyıllardır ‘öteki’ olanın yıkıcı etkisine karşı bir önlem olarak benimsenmeye çalışıldı. Bunda amaçlanan çoğunluğa dâhil olmayanların ya da olamayanların kendi kökenlerini geride bırakma pahasına diğerlerinin esaslarını benimsemesidir. Zygmunt Bauman’a göre “Asimilasyon, doğal düzenin yerine yapay bir düzen koymanın genel planlaması içerisinde birçok ayrıntıdan bir tanesiydi; buna biçim verenlerin, ‘uygun’ ve ‘uygun olmayanlar’, ‘değerli’ ve ‘değersiz’ olanlar arasında ayrım koymanın ve aynı zamanda, ikincisinden birincisine geçişin koşullarını ifade eden tekelci bir denemesiydi.”  Çeşitli asimilasyon politikaları ‘öteki’ni ne tam olarak topluma dâhil eder ne de kökenini tam olarak yaşamasına izin verir. Sonuç kötü bir yama gibidir. Asimilasyon modernitenin eseri olan ulus devletlerin kültürel ve ideolojik tek tipleştirme çabasının eseridir. ‘Egemen güç tarafından belirlenen kültürel örneklere uymayan davranış pratikleri, yabancı ve bununla birlikte ulusal ve siyasi uyumu tehdit edici biçimde algılanmıştır.’

Ulusal çıkar söylemlerinin önem kazandığı modern devlette böyle ‘yabancıların’ asimilasyon yoluyla etkisizleştirilmesi neredeyse meşru görülür. ‘Ötekilere, yalnızca çoğunluk toplumunun yararı ve çıkarlarına orantılı olarak ve belirli sınırlamalar içinde yaşama olanağı verilmektedir.’ Bu çıkarlara uymadığı durumda kolayca yok sayılabilecek bir kitledir.

Asimilasyon ile entegrasyonu birbirinden ayırmak gerekir. Asimilasyon tek taraflı işleyen bir süreçken entegrasyon karşılıklı etkileşimi ifade eder. Entegrasyon çoğunluk olmayanın gelenek ve kökenini yadsımadığı gibi alıp verme şeklinde gelişen bir etkileşimde mevcuttur. Entegrasyonda bir kabul söz konusudur. Bu nedenle de entegrasyonla asimilasyon aynı yerde var olamazlar.

Entegre olamayan ya da olması engellenen gruplar ‘öteki’leşirler. Tolerans ve hoşgörü sözleri entegrasyon ile özdeşleşmez, çünkü kabulün olduğu durumda hoş görülecek şey ortadan kalkar. Çoğunluk olmayana gösterilen kabul artık onun öğelerini çoğunluğun öğeleri yapar. Ne var ki entegrasyon eşitler arasında öngörülen bir süreci ifade ettiğinden öteki entegrasyonun bir tarafı olamaz. Karşılıklı alıp vermeye ve kabule dayalı bir ilişki oluşturabilmek bir diğer deyişle entegrasyonun önkoşullarını oluşturabilmek öteki yapısının kırılmasını gerektirir. Bu yapının kırılabilir olup olmadığı ve ne zaman kırılabileceği net değildir, fakat kesin olan öteki yapısının çözülmesine bağlı olan entegrasyonun günümüzde her türlü göçmen sorununa reçete olarak sunulamayacak kadar çetrefilli ve uzun zaman alacak bir süreç olmasıdır.

ÖTEKİ İDEOLOJİKTİR

Öteki; kavramlarımız, dünya görüşümüz, ideolojimizdir. Bu dolaylı yoldan doğrudur. Yani öteki bizim içimizdeyse ideolojimizin de içindedir.

Ötekiyi ideolojik bir eksende ele aldığımızda onu sınırlama daha kolay olacaktır. Burada ötekinin sınırı, bizim ideolojimizin sınırları içinde gibi görünür. Ancak bu da yanlış bir tanım sayılabilir, öteki kavramı için. İdeoloji kavramını ilk kez 1797’de kullanan Destutt de Tracy, bu kavramı “herkese doğru düşünme imkânları sağlamak için kullanılacak fikir bilimi” olarak tanımlamıştır. Buradaki ideoloji tanımında altını çizmek gereken nokta şudur: “herkese düşünme imkânları sağlamak...” Bu imkânlar devingendir yani ideoloji duraksadığı anda dogmalaşmaya başlayacak ve çökecektir. Bu altını dikkatle çizdiğimiz kısım ideolojiye sınırsız bir hareket alanı sağlar. Eğer bizim ideolojimiz sınırsızsa bizim ideolojimiz içinde olan öteki nasıl sınırlı olabilir ki?

ÖTEKİ PARADİGMADIR”

Öteki kavramını felsefi bir sorun olarak ele aldığımızda öteki bize kendi içinde olmasından, kapitone noktası olmasına kadar hep paradigma olduğu yolunda ipuçları bırakmıştır. Öteki bir paradigmadır. Ötekinin kurulduğu bir yer yoktur. Bu onu apeiron gibi sınırlanamaz yapar. Sonsuzluğun yanı sıra başlayışı ve bitişi konumlandırılmaz, ötekinin. Onun ontolojik konumu ise, yine devingen olduğu için yaratılmışlığı tartışmalı bir konudur. Ötekinin hakkında bir şey söylemek için onu yine ötekiye devretmekle olabilir belki de.

ÖTEKİNİN ÖTEKİSİ

Şimdiye kadar bir çerçeveye oturtma çalışmalarımızın pek de başarılı olmadığı ötekinin ötekisi nedir acaba? Yine “ben-sen-o” üçlüsünü baz alırsak ötekinin ötekisi yine ben olur. Bu yüzden öteki içimizdedir. Öteki ideolojik olarak içimizdeyse mantıksal olarak ötekinin bizim dışımızda olması gerekir. Ancak ötekinin ötekisi yine -tekil- ötekinin içinde olduğu için, ötekinin ötekisi içimizdedir.

Paylaş
KONUŞAN TÜRKİYE!
6 Eylül 2015 Pazar

Son yıllarda ağızlarda ve hatta resmi makamlarda hep bir söz var: `Konuşan Türkiye` diye…

Kimsecikler
6 Eylül 2015 Pazar

Kimsecikler, ya da onlar her aile de olması beklenen kişilerdir aslında. İsimleri, yaşları ya da renkleri farklı olsa da bu başlık gibi masumdur aslında... Kimsecikler, ne bir lise ne de bir üniversite öğrencisidir. Arada kalmanın yalnızlığıdır...